GEZGİNİN ROTASI: ÇÖL KUMLARINDAN KIZILDENİZ’E: ÜRDÜN’ÜN İZİNDE

Türker Adakale 30 Ekim 2018

TÜRKER ADAKALE

Ortadoğu genellikle savaşlarla ve kaosla anılır. Sınırları bir türlü paylaşılamayan irili ufaklı devletler, her daim yeni çatışmalara gebedir. Oysa, keşif meraklıları için bunca kaos ve çatışmanın içinde çok zengin bir kültür, geniş yelpazeli kozmopolit bir demografi ve binlerce yıl öncesine uzanan derin bir kültürel miras yatıyor.

Kaosun ardındaki bu güzelliği keşfedebilmek için Ortadoğu’nun kalbinde yer alan Ürdün, oldukça dikkat çekici bir rota. Dünyanın yedi harikasından biri olan ve genellikle Indiana Jones filmiyle anılan Petra Antik kentini görmek, çok farklı bir doğa ve kültür deneyimi olan Bedevi’lerle birlikte Wadi Rum’da çöl turu yapmak, renkli mercan resifleriyle ünlü Kızıldeniz’de dalmak ve dünyanın en alçak kara noktası olan Lut Gölü’nde yüzmek gibi çok sayıda aktivitesiyle, Ürdün gezginlere sıra dışı deneyimler sunuyor. Ortadoğu mutfağının değişik tatlarına erişim olanağı, bu aktivite çeşitliliğini daha da zenginleştiriyor. Doğa ve kültür harmanındaki bu zenginlik, Ürdün’ü özellikle son yıllarda oldukça popüler hale getirmiş.

Bu cevheri keşfetmek üzere Ağustos ayının ortasında, sırt çantalarımızla yola koyuluyoruz. Süregelen sıcak havalar ve Ortadoğu’nun kurak iklimi, bu mevsimde yapılacak bir gezi için düşündürücü. Ancak, sabahın erken saatlerinde Ürdün’ün başkenti Amman’da Kraliçe Aliye Havaalanı’na vardığımızda karşılaştığımız oldukça serin düzeyde olan hava, tüm endişelerinizi yersiz kılıyor. Bir haftalık seyahatimiz boyunca, havadaki nem oranının düşüklüğüne bağlı olarak çölde güneşin en tepede olduğu öğlen sıcağında dahi, güneşin korkulacak bir kavuruculuğu olmadığına tanık olacağız.

GÜNEŞİN KAVURUCU ETKİSİ

Havaalanından Amman şehir merkezine ulaşmak üzere küçük minibüsler kalkıyor. Oldukça kısa süreli bir yolculuktan sonra minibüsün vardığı küçük garajdan, sırt çantalarımızla şehir merkezine doğru yürüyerek yola koyuluyoruz.

Küçük ara sokaklardan harita yardımıyla yolumuzu bulmaya çalışırken, arabasına binmek üzere olan 40’lı yaşlarında bir adam bize gülümseyerek günaydın, yardımcı olabileceğim bir şey var mı diyor. Ürdün’e gelmeden önce pek çok gezgin notunda, halkın oldukça yardımsever ve güler yüzlü olduğunu okumuştuk. Ancak, bu yardımseverlikle daha ilk adımımızda karşılaşmak da güzel bir sürpriz. Bizi merkeze kadar bırakmak konusunda ısrar eden ve Filistin’li olduğunu öğrendiğimiz arkadaşımızın samimiyeti, seyahatin ne kadar güzel geçeceğinin belki de ilk habercisi.

Amman’da çoğunlukla çok katlı olmayan, açık sarı ve beyaz renkli yapılara bezeli tipik Ortadoğu mimarisi hemen her yerde göze çarpıyor. Özellikle şehrin nerdeyse tam ortasına konuşlanmış akropolisten geniş bir açıyla bakıldığında, Avrupa’dan ve Kafkasya’dan oldukça farklı bir dünyada olduğunuz anlaşılıyor.

Pazar ve çarşı kültürünün ve Ortadoğu’nun olmazsa olmazı nargile kafelerin hemen her yerde sizi karşıladığı şehir merkezi, kalabalığına ve karmaşasına rağmen; mimarisinden doğasına, yemeklerine ve kültürüne kadar bambaşka bir dünyaya kapı aralayarak, heyecan uyandırıyor.

Amman’ı gezdikten sonra, şehrin turistik yoğunluğunun ev sahibi ve bizim de asıl odak noktamız olan güneye doğru yol alıyoruz. Şehirler arası yolculukta otobüs ve toplu ulaşım, hesaplı bir seçenek ve yaygın bir kullanıma sahip. Rotamız üzerindeki ilk durağımız, dünyanın yedi harikasından biri olarak anılan Petra Antik kenti ve buraya Amman’dan otobüsle ulaşmak oldukça kolay.

Kuruluşu, milattan önceki tarihlere ve Nebati Krallığı’na uzanan Petra’nın gizemi henüz daha uzaktan bile fark ediliyor. Kanyonların ardına gizlenmiş ve sarp kayalara oyularak kazınmış antik bir kentin varlığı, gerçekten hayret uyandırıcı. Antik kentin ana giriş kapısından biletleri aldıktan sonra, kanyonların arasından içeri doğru yürüdükçe merakınız daha da artıyor ve uzun bir dar geçidin sonunda, Petra ile özdeşleşmiş “Al Khazneh” olarak adlandırılan büyük yapı tüm heybetiyle sizi selamlıyor. Oldukça geniş bir alana yayılan Petra’da keşfedilebilecek çok fazla detay var. Hele ki; vaktiniz varsa ve mum ışıkları eşliğinde gerçekleştirilen gece keşfine katılırsanız, canlı Bedevi müziği eşliğinde Petra’nın tüm mistik havasını sonuna kadar soluyabilirsiniz.

HİÇLİĞİN ORTASINDA

Petra’nın ardından Bedevi kültürünü ve yaşam tarzını deneyimlemek için rotamızı biraz daha güneye, Wadi Rum çölüne uzatıyoruz. Ürdün’ü keşfetme sebeplerimizin ve ülkeye dair merakımızın en başında çöl geliyordu. Dağlardan, doğanın ıssızlığına ve dinginliğine alışığız. Ancak, çöl doğasının dinginliği çok daha farklı. Çölün kızgın kumları, yokluğu ve hiçliği sanki çok daha derinden hissettiriyor.

Daha Ürdün’e gelmeden önce iletişim kurduğumuz Al-Muhammed adlı Bedevi rehberimiz, Wadi Rum çölünün hemen sınırında yer alan köydeki evinde bizi karşılıyor. Ürdün halkının küçüğünden büyüğüne son derece iyi İngilizce konuşması, diğer yerlerde olduğu gibi çöldeki Bedevi dostlarımızla iletişim kurmamızı da kolaylaştırıyor. Bu küçük köy evinde, çöldeki kıl çadırlarından oluşan kampımıza gitmek üzere son hazırlıklarımızı yaparken, Bedevi kültürüne dair ilk izlenimleri de edinmeye başlıyoruz. Muhammed küçük kaselerde yemek ikram ederken, gülümseyerek tabakta yemek bırakmanın Bedevi kültüründe saygısızlık olarak algılandığını belirtiyor. Odanın bir köşesinde odun ateşinde tüten çay ise, Bedevilerin en büyük zevki ve çöl boyunca sudan bile daha çok karşılaşacağımız bir içecek.

ARABİSTANLI LAWRENCE ETKİSİ

Sarıyı kızıla çalan kumlar üzerinde 4×4 araçla, ufuk çizgisine kadar tüm enginliğiyle uzanan çölde ilerliyoruz. Wadi Rum’un kumları ve taşları ardında eşsiz bir doğal güzellik kadar, yüzyıllara yayılan derin bir tarih de yatıyor. Dar bir geçit içerisinde, kayaların üzerine kazınmış, antik resimler ve yazıtlar oldukça gizemli. Kült bir filme ve pek çok farklı esere konu olmuş Arabistanlı Lawrance’ın bu çöl topraklarında 1.Dünya Savaşı yıllarındaki ajanlık faaliyetleri de, Bedeviler arasında hala dilden dile dolaşıyor.

Pek çok farklı ülkeden, maceracı gezginlerle karşılaşacağınız çöl, zaman ve mekan algınızı yitirtebilecek düzeyde büyük ve ıssız. Özellikle gün batımı ışıkları, çöl kumlarını tam bir kızıllığa boyarken, kendinizi dünyadan kopmuş hissetmeniz işten bile değil. Mars konulu çok sayıda belgeselin ve filmin burada çekilmesi de, bu açıdan bir tesadüf değil.

SESSİZLİĞİN SESİNİ DİNLERKEN

Güneş ışıklarının tamamen çekilmesiyle, gökyüzünde Samanyolu’nun başrol oynadığı muhteşem bir başka görsel şölen başlıyor. Şehir ışıklarının hiçbir şekilde ulaşamadığı çöl, gökyüzü ve uzay gözlemcileri için eşsiz bir yer. Bu görsel şölenin altında, Bedevi kampında konaklamak da, çölü benzersiz kılan bir diğer güzel detay… Kampta, Ortadoğu mutfağının vazgeçilmezlerinden maklube ve felafel ikramından sonra, canlı Bedevi müziği eşliğinde, yine odun ateşinde pişirilen ve artık kaçıncı bardağı içtiğimizi unuttuğumuz Bedevi çaylarımızı yudumluyoruz. Belli ki; ılık sıcaklıkta servis edilen ve oldukça tatlı olan bu çay, çölün gündüz sıcağına ve gece soğuğuna karşı Bedevilerin (ve artık bizim de) en büyük yardımcısı… Ve yoğun geçen çöl gününün ardından herkes çadırlarına çekilirken, ortam yerini derin bir sessizliğe bırakıyor. Sessizliğin bile sesi vardır derler, ancak çöl o sesten bile mahrum olacak derecede sessiz.

Birkaç gün süren bu muhteşem çöl deneyiminin ardından, develer üzerinde köye geri dönerken, yanımızda birer avuç kum almayı da ihmal etmiyoruz.

Çölün ardından, kızgın kumlardan serin sulara misali kendimizi Kızıldeniz’e bırakıyoruz. Kıyıya çok yakın bir mesafede başlayan, mercan resifleri ve rengarenk balıklar arasında yüzmek, akvaryumun içine dalma hissi veriyor. Ancak, kumsaldaki kirliliğin ve çöplerin maalesef bu güzelliğe yakışmayacak derecede çirkin olduğunu da not düşelim.

Ürdün’deki son durağımız ise Lut Gölü ya da bir diğer adıyla Ölü Deniz oluyor. Lut Gölü’nü farklı kılan iki detay, dünya üzerindeki en alçak kara noktası olması ve gölün yüzeyindeyken kitap okumanızı bile sağlayabilecek düzeydeki tuz oranı, dolayısıyla da kaldırma kuvveti fazlalığı. Gölün hemen kıyısında, -400 metre rakımda yürümenin ardından, nerdeyse yüzeyinde yürüyebileceğiniz göl suyuna kendinizi bırakabilirsiniz.

Böylece, sadece bir sırt çantası alarak yola çıktığımız bir rotayı daha tamamlamanın, bambaşka bir coğrafyayı tanımanın ve yeni insanlarla tanışmanın huzuruyla doluyoruz. Geriye, Ortadoğu’nun kalbindeki bu güzel coğrafyadan sadece bir hafta içinde, belki de bir ömre sığmayacak anılarla ve dostluklar kalıyor.


Yazara ait diğer yazılar:

Yazı hakkında yapılan yorumlar

avatar
  Yorumunu Takip Et  
Bildir

Haber Bülteni

Toprakla Gelen sitesinde paylaşılan son dakika haberleri ve özel röportajları anında posta kutunda görmek ister misin?


Sosyal Medyada Biz