GEZGİNİN ROTASI: BİR MARCO POLO HAYALİ, AĞRI DAĞI VE ÖTESİ

Türker Adakale 24 Eylül 2018

TÜRKER ADAKALE

Çok yükseklerden, bulutların üzerindeki sarp doruklardan esen kuvvetli bir rüzgar, yeşil vadiler boyunca süzülüyor. Aşağılara indikçe, yerini bıraktığı dingin bir yağmur, o sarp dorukların heybetini seyre dalmış toprağa can veriyor. Toprakta filizlenen yaşam, üzerinde asırlar boyunca birbiri ardına hüküm sürecek onlarca farklı medeniyetin ve günümüze miras bırakacakları kozmopolit kültürün, ilk perdesini sahneliyor. Biz de güzel bir yeryüzü gösterisi daha izlemek ve yeni bir toprak öyküsü dinlemek için, çantamızı sırtlanıp yine ufukların ardına doğru yol alıyoruz.

Toprağın bu kez ki öyküsünü dinlemek için peşine takıldığımız macera bizi Güney Kafkasya’ya, yeni doruklara ve yine başka diyarlara götürüyor. Bu maceradaki baş kahramanımız olan o sarp dorukların sahibi ise heybetiyle yüzyıllardır hikayelere, söylencelere ve efsanelere konu olan Ağrı Dağı.

Ünlü gezgin ve kaşif Marco Polo’nun yazdığı ilham verici gezi hikayelerinden birinde, Ağrı Dağı’ndan “Asla tırmanılamayacak olan dağ” diye bahsetmesi, dağın heybeti hakkında merak uyandırıyor ve tırmanmak için içten içe davet ediyor. İçimdeki o davete kulak verip de tırmanmak için yıllar önce yola düştüğümde Ağrı Dağı’nı ilk kez Iğdır’dan görmüş ve “Marco Polo da Ağrı’yı kesinlikle bu açıdan görmüş olmalı” demiştim. Iğdır’ın çukurda kalan konumu, 5.000 m.’yi aşan yükseklikteki Ağrı’nın heybetini gerçekten efsaneleştiren bir detay. Tıpkı Gürcistan’ın Kazbek Dağı’nda olduğu gibi önce yeşil vadilerden, ardından büyük taş ve kaya blokları üzerinden günler süren bir tırmanış sonrası vardığınız, yaz ortasında bile kar ve buzlarla kaplı Ağrı Dağı zirvesi, engin ufuklara doğru uzayıp giden yeni ülkelerin manzarasını tek karede dimağınıza kazıyor. Gün doğumunda, aşağıdaki vadilerin üzerinde ufuk çizgisine kadar uzanan dağın gölgesine bakarken, bu sefer de Ağrı Dağı’nın ötesindeki ülkeleri görmek için merakın pençesine düşülüyor.

İşte o ülkelerden biri de Ermenistan ve konumuyla tam da Gürcistan’ın hemen ardından keşfedilebilecek bir ülke. Hele ki, Ağrı’nın o çok heybetli görünümüne sahip Iğdır’ın hemen yanı başında Ermenistan’ın başkenti Erivan’ın bulunması, buna rağmen Iğdır’dan direk gidiş imkanı bulunmaması, içinizdeki merakı daha da artırıyor.

Ancak, Tiflis’teyseniz durum farklı. Erivan’a Tiflis’ten kolaylıkla gidebilme imkanı, hazır buraya kadar gelmişken, rotanızın hızla Erivan’a dönmesini sağlayabilir. Ne de olsa Erivan’a Tiflis’ten 5 saatlik bir araç yolculuğuyla ulaşmak mümkün.

Yolculuk için gündüz saatlerinin tercih edilmesi, bölge coğrafyasının doğasını tanımak ve yol üzerindeki yerleşim yerlerini görmek için daha ideal. Sırt çantalı gezginler genellikle yerel dilde marshrutka olarak adlandırılan küçük minibüslerle seyahati tercih ediyorlar ve gün içerisinde çok sayıda minibüs Erivan’a doğru yol alıyor.

Tiflis otobüs terminalinden Erivan minibüsüne öğlen saat 2’de biniyorum. Gürcistan-Ermenistan kara sınır kapısı, terminale sadece 1 saat uzaklıkta. Gürcistan’dan Ermenistan’a doğru uzanan yollar, yeni bir ülkeye gidecek olmakla birlikte vizeye ihtiyaç duyulmasının verdiği heyecanla geçiyor.

Evet, Gürcistan’a girmek için vizeye ve hatta pasaporta dahi ihtiyaç duyulmazken, Ermenistan için her ikisi de gerekli. Neyse ki Ermenistan’ın sınır kapısında vize verme uygulaması mevcut. Yine de prosedür gereği sorulabilecek pek çok soru, heyecan düzeyini artırabiliyor.

Ve heyecanın üst limitinde sınır kapısına varıyorsunuz. Gümrükten geçmeden önce vize başvurusu yazılı küçük bir ofise giriliyor. Acaba ne sorular gelecek merakıyla pasaportumu vize görevlisine uzatıyorum. Gülümseyerek “Merhaba. Lütfen vizeniz için şu formu doldurun.” diyor. Kişisel kimlik bilgilerimi ve kaç gün kalmayı planladığımı soran kısa formu doldurduktan sonra oldukça makul bir seviyede olan vize ücretini ödüyorum. Görevli, pasaportuma vizeyi yapıştırıyor ve yine gülümseyerek “Ermenistan’a hoşgeldiniz” diyor. Diğer gümrük görevlisi de, vizenin üzerine giriş mührünü vuruyor. Ve işte, hayatımda en kısa süren vize alım prosedürü sonrası Ermenistan’a ilk adımı atıyorum. Ancak, sınır kapısından Erivan’a varmak için hala 4 saatlik bir yolumuz var.

Ermenistan’a girdiğinizde kendinizi bir anda ıssız ve engebeli bir coğrafyanın ortasında buluyorsunuz. Doğrusu Kafkasya, geçit vermez dağlara bezeli benliğini, buralardan da hiç esirgememiş. Bu yolların Tarihi İpek Yolu’nun en önemli geçiş güzergahlarından biri olması, zihninizde geçmişe ve kervanların ortasına uzanan bir yolculuk yapmanızı da sağlayabilir.

Ermeni İpek Yolu yazılı levhaların yanından geçerken, çam ağaçlarıyla örtülü yeşil dağlar boyunca yükseliyor ve yol alıyoruz. Nihayet gün batımı saatlerinde son bir tepenin başına geldiğinizde aşağıda düz bir ova boyunca yayılan Erivan’ı selamlarken, hikayenin baş kahramanı Ağrı Dağı da karşıda tüm heybetiyle sizi selamlıyor. Ağrı’yı bir kez daha, hem de bu sefer farklı bir ülkeden görmek, gerçekten heyecan verici.

Erivan kent merkezine vardığınızda büyük bir meydana açılan düzenli caddelerle ve kendine has mimarideki binalarla karşılaşıyorsunuz. Sovyet hükmü altında geçen yılların mimarisi de tabii ki yine aralarda kolaylıkla seçilebiliyor. Ancak, Ermenistan Gürcistan’dan daha farklı ve kendine has bir yapıya sahip.

Ağrı Dağı’nın efsanevi heybeti, Erivan’da adeta kutsanmışçasına kentin her yerine sinmiş. Nerdeyse iki tabeladan ve yer isminden birinin adı Ermenice’de Ağrı anlamına gelen Ararat ve dağın silüeti bir sembol olarak pek çok yere resmedilmiş.

Hava yaz ortasında gerçekten çok sıcak ve kavurucu sıcağa mahkum gündüz saatlerinde sokaklar genellikle sakin. Ancak, gün batımı gökyüzünü erguvani kızıllığına boyarken, sokaklarda da yavaş yavaş insanlarla dolmaya başlıyor. Akşam saatleri itibariyle özellikle kent meydanı sokak müziğiyle ve gösterileriyle cümbüş alanına dönüyor.

Ermenistan’ın kırsal bölgeleri de Erivan kadar merak uyandırıcı. Dağlara bezeli bu coğrafyanın insanları; inançlarını, kültürlerini ve sanata olan ilgilerini, gündelik yaşamın bir parçası sayarak hayatın her alanına işlemeye çalışmışlar. Bunu kayaların ortasında bile mimarisine oldukça özenilmiş bir kiliseyle karşılaştığınızda ya da el yapımı bir kilimin en ince detayına kadar özenilmiş motiflerine baktığınızda, net bir biçimde görebiliyorsunuz.

Ermenistan’a kaim bir diğer doğal zenginlik olan yeşil ve kızıl üzüm bağları arasından kıvrılan yollar, ülkenin en ünlü ve en çok ziyaretçi çeken ibadet merkezlerinden Khor Virap’a ulaşıyor. Khor Virap’da da yine Marco Polo’nun düşlerindeki Ağrı’yı ve sesinizi duyuracağınız yakınlıktaki Iğdır evlerini görüyorsunuz. Bu yakınlık, ancak içten içe bir o kadar da uzaklık, sınır kavramına ait o iç çekişi yine bilinç üstüne çıkarıyor.

Tabii ki aradaki yakınlığı sadece sınırlarda değil, kültürel açıdan da deneyimlemek mümkün. Bu özdeşliği en belirgin biçimde deneyimleyebileceğiniz alanlardan biri de Ermeni mutfağı. Köylerde kuyu ocağında lavaş yapan kadınlar, çok tanıdık bir manzara. Ermeni mutfağı tabelalı bir restorana gittiğinizde menüde gördüğünüz yemekler de isimlerine kadar size oldukça tanıdık geliyor.

Sonuçta Ağrı Dağı’nın ötesini tanıdıkça insanına, kültürüne müziğine, yemeğine ve mimarisine kadar yepyeni ama bir o kadar özdeş bir coğrafyayı daha keşfetmiş olmanın mutluluğuyla, içinizdeki heyecan yerini dinginliğe bırakıyor.

Belki de bu dinginlik Marco Polo’nun varılamaz belleyip hayallerini süslediği Ağrı’nın zirvesine çoktan varıldığını, ancak yol almanın varmaktan çok daha güzel olduğunu anlamamıza vesile olur ve başka diyarları görmemiz için de yeniden yollara koyulmamızı sağlar.


Yazara ait diğer yazılar:

Yazı hakkında yapılan yorumlar

avatar
  Yorumunu Takip Et  
Bildir

Haber Bülteni

Toprakla Gelen sitesinde paylaşılan son dakika haberleri ve özel röportajları anında posta kutunda görmek ister misin?


Sosyal Medyada Biz